NECMEDÎN BUYUKKAYA
1943 - 1984

Home  |  Destpêk  |  Ana Sayfa

NECO
Ew kulîlkeke li ser çiyan bû..
O bir dağ çiçeğiydi..


NECO- en bergsblomma ..

Åkte från Sverige - dödades med tortyr i turkiskt militärfängelse..

 


The Kurdish avantgardist Necmedîn Buyukkaya, killed in the Turkish military prison of Diyarbekir.

Girê Sor - Sêwreg- 1943 - Diyarbekir, 24/1/1984

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Katledilişinin yıldönümünde minnetle ve şükranla anıyoruz. Canını halkına seve seve feda eden bu yiğidimizi ve onun gibi daha
onbinlerce, yüzbinlerce ve hatta milyonlarca özgürlük mücadelesi yiğitlerimizi katleden katil işgalci-sömürgeci türk devletini
şiddetle mahkum ve recm ediyoruz.

 

 

 

 

 

Det finns tre ökända fängelser i världen där det mänskliga värdet och den mänskliga hedern har på det grövsta sättet nedtrampats:

1- Paolo Condor Fängelset i Saigon

2- Alcatraz fängelse på Alcatraz Island innanför Golden Gate vid San Francisco

3- Turkiska Militärfängelset 5No'lu i Diyarbakir i Kurdistans huvudstad
_____________________

Om man säger att ingenstans i världen har det mänskliga värdet och hedern nedtrampats som i fängelset 5No'lu i Diyarbakir och ..

om man säger att ingenstans i världen har människan motstått heroiskt mot torterarnas nedsättande behandling av det mänskliga värdet och hedern som i fängelset 5No'lu i Diyarbakir ..

.. då uttrycker man utan någon som helst tvekan en historisk sanning.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Neco & Rahmî Saltuk, Constantinopel

 

 

 

 

 

 

 

24--01--1984
NECMETTİN BÜYÜKKAYA

Diyarbakır Zindanında 24 Ocak 1984 tarihinde Katledilen Yiğit insan korkusuz Devrimci.direniş abidesi NECMETTİN BÜYÜKKAYA/ZINAR/ı mücadelesi mücadelemize Bayrak olsun.Necmettin Büyükkayanın şahsında Diyarbakır Zindanında yaşamını yitiren tüm yiğit insanları saygı ile anıyoruz.

1984 yılı Ocak ayı başları idi. Cezaevi idaresi baskılarını yeniden arttırmak ve tek tipi elbise (Elazığ ve Bakırköy’ü Ruh ve Sinir hastalıkları hastanelerinde ruhsal ve sinirsel rahatsızlığı olan hastalara giydirilen çok adî bezlerden yapılmış lacivert boyasına batırılmış rengi laciverde benzeyen fakat yıkandıktan sonra her renge giren tabiri caizse deli elbisesi) ni giydirmek için yeni oyunlar ve provakosyanlar peşindeydi.

1983 5 Eylül direnişinde tutukluların kazandığı hakları hazmedemiyordu. Tekrar baskı ve işkencelere başlamışlardı. Görüş günlerinde ziyaretçi görüşlerine çıkan ve mahkemelere gidip gelen, avukat görüşmelerine çıkan arkadaşlarımıza hakaret etmeye küfür etmeye ve dayak atmaya başladılar Tekrar cezaevinde direniş başlamıştı.

Bizim koğuş (24. koğuştu) içimizde bazı grupların önde gelen tanınmış insanları vardı. PKK grubundan Mehmet Şener DDK grubundan Necmettin Büyükkaya gibi şimdi hayatta olmayan arkadaşlar vardı. Cezaevi direnişini Mehmet Şener yönetiyordu. Necmettin Büyükkaya’da ona yardımcı oluyordu.

Koğuşlar arası gidip gelmek yasaktı diğer koğuşlar ile irtibat kurmak için geceleri geç saatlerde, Mehmet Şener’in talimatlarını Necmettin Büyükkaya Kürtçe ve Zaza’ca diğer koğuşlara iletiyordu. Tüm cezaevi açlık grevine başlamış ve direnişe katılmıştı. Cezaevi idaresi her gün birkaç koğuşun(genellikle mevcudu az olan) koğuşlara baskın yapıyor, kapılarını zorla kırıyor ve 20 kişilik tutuklu grubuna 200 komando asker ile saldırıyordu.

Koğuşlara saldırdıkça bizler sesimiz çıktıkça slogan atıyor ve işkenceleri lanetliyorduk, idare sesimizin anlaşılmaması ve psikolojik işkence olsun diye Hasan Mutlucan’ın savaş türkülerini hoparlöre son ses açarak korkunç bir ses gürültüsü ile psikolojik işkence yapıyorlardı. Kapısını açamadıkları koğuşların ya duvarlarını balyozlarla kırıyorlardı ya da havalandırmadan girip pencerelerin şişlerini kırarak koğuşlara giriyorlardı.

Bunlara karşı tutuklular kendilerini değişik koğuşlarda yakmaya başladılar. Bunu gören cezaevi idaresi yeni bir yöntem geliştirdi. Diyarbakır Belediyesi’nden itfaiye araçlarını getirdiler ve koğuşlara saldırmadan önce mazgallardan itfaiye hortumlarını koğuşların içine bırakarak koğuşlara tonlarca su bırakıyorlardı böylece tüm koğuşları adeta göle çeviriyorlardı ıslanmayan hiçbir eşyamız kalmıyordu ne döşek ne yorgan ne elbise her taraf su içinde kalıyordu.

Önceleri baskınları gündüz yapıyorlardı, baş edemeyince bu defa geceleri kapılara vurarak hem uyumamızı engelliyorlardı hep de her an baskın yapıyoruz psikolojisini canlı tutuyorlardı tabii. Onların her kapıyı zorlamalarında bizler uykudan fırlar fırlamaz “Kahrolsun işkence” diye karşılık veriyorduk bu psikolojik işkence bizleri öyle etkilemişti ki bazı arkadaşlar bazen uykularında bile slogan atmaya başladılar.

Gün geçtikçe baskı ve şiddet daha çok artıyordu her gün bir koğuşu boşaltıyorlardı. Kapılar kapatıldığı için yemekte vermiyorlardı, açlık grevinde olduğumuz için elimizdeki az miktarda bulunan şekerimizde tükenmişti. Tuzlu su ile idare ediyorduk. Tabii bu arada arkadaşlar haberleşmeyi sürdürüyorlardı idare buna da bir yöntem bulmuştu. Kürtçe, Zaza’ca ve Arap’ça bilen askerler getirdiler. Haberleşmeleri getirdikleri askerlere tercüme ettirdiler.

Bir gün cezaevi müdürü kapı mazgalını açtı ve Necmettin Büyükkaya’yı çağırdı ve şöyle dedi. “ Seni araştırdım sen bu cezaevini bozuyorsun, sen orta doğunun en tehlikeli adamısın senin kalemini kırdık, kendine dikkat et.” Necmettin Büyükkaya(Zınar; biz ona Zınar diyorduk) iç güvenlik amirinin sözünü kesti ve şöyle dedi:
“Senin gibilerin çocukları babalarının işkenceci olduklarını öğrendiğinde hayatı boyunca vicdan azabı çekecekler, ömür boyu sizden ve sizin çocuklarınız olduğunu düşündükçe nefret edecekler ama bizim çocuklarımız yaşam boyunca bizlerle gurur duyacaklar…

Tarihin çarkını geriye çeviremezsiniz, bu işkenceler bizi yıldıramaz, tehditleriniz bizi korkutamaz biz bu yola baş koymuşuz” devam ediyordu ki cezaevi iç güvenlik amiri mazgalı kapatıp gitti.
Arkadaşlar hep beraber Necmettin Büyükkaya’ya döndük dedik “ Ağabey niye bu köpeğe cevap verdin, bak senin için ne diyorlar, gerek yoktu böyle sert konuşmana.” Dedi ki “ Arkadaşlar boş verin bundan daha kötü mü olur? Ne yapacaklarsa yapsınlar.” Ergül arkadaşım dedi ki “İsa bunu arkadaşlara bildirelim diğer koğuşlardaki arkadaşlarımıza bildirelim.”olur dedim, gece oldu.” Karşı koğuşta kalan arkadaşlarımıza teleferik sistemi ile bir not gönderdik.

Nedir teleferik sistemi onu anlatayım; teleferik nasıl yapılır birkaç tane sağlam çorap alırsınız bu çorapları çok düzgün bir şekilde sökersiniz sonra ip haline getirirsiniz bu ipi iki kişi biri sağa biri sola doğru büker kalınlaştırmak için bu bükme işini en az dört beş defa tekrar eder, ip artık halat olmuştur, ne yaparsanız yapın kopmaz, ucuna bir spor ayakkabı bağlarsınız havalandırmaya atarsınız karşı koğuşta aynı şeyi yapar iki ayakkabı havalandırmada birbirine takılana kadar atma işlemi devam eder sonunda takılınca bir tarafa çekilir, karşı koğuşlardaki ipler birbirine bağlanır karşıya vermek istediğiniz herhangi bir şeyi o ipe bağlar karşı taraf ipi yavaş yavaş çeker teleferik ağı kurulmuş olur bizde öyle yaptık ve karşı koğuştaki arkadaşlarımızdan bir not Ergül arkadaşa geldi.

Notu açtık okuduk şöyle diyordu.”Zınar arkadaşa söyleyin haberleşmeyi o yapmasın sizden biri yapsın onu koruyun ona yardımcı olan bu mücadelenin ortak değeridir” buna benzer bir yazı vardı. Zınar’ı ikaz eden uyaran türden bir mesaj idi. Ergül döndü bana dedi ki ben yalnız konuşmak istemiyorum, gel beraber görüşelim sen ikimizin şahidi ol, peki dedim gittik Zınar’ı çağırdık dedik ağabey sana bir mesaj gelmiş al bunu oku, mesajı aldı okudu, birkaç dakika düşündü, sigara içmiyordu döndü bana dedi ki İsacığım bir sigara verir misin? Çıkardım bir sigara verdim yaktı ve şöyle dedi boş verin arkadaşlar uyarı için arkadaşlara ve sizlere teşekkür ediyorum ama nerede inceyse orada kopsun ben dedim ki ağabey ben hem Zaza’ca hem Kürtçe biliyorum bundan sonra söyle mesajları ben arkadaşlara ileteyim yok dedi sağ olun arkadaşlar böyle başladık böyle götüreceğiz.

Öyle de oldu cezaevi bizim koğuşu basana kadar Zınar arkadaş haberleşmeyi sonuna kadar götürdü ve o gün gelip çattı. Artık sıra bizim koğuşa gelmişti koğuşta sorumlu arkadaşlarımız hepimizin toplanmasını istediler. Hepimiz ranzalarımızdan indik ve arkadaşların konuşmasını dinlemeye başladık.

Mehmet Şener dedi ki, arkadaşlar artık barikatları kaldıracağız kapının arkasına barikat kurulmakla bir yere varılmaz idare gelecekse gelsin. Bundan sonra direnişi açıkta sürdüreceğiz yine işkence yapacaklar elimizdeki hakları tekrar almak. İsteyecekler ama ne pahasına olursa olsun bizler direneceğiz işkencenin yabancısı değiliz, unutmayın bir esas duruşumuz bozuk olduğu için 500 tane 5e 10 kalas yiyorduk biz bunları çok yaşadık çok sevdik hepinize şimdiden başarılar diliyorum.

Konuşmasını tamamladıktan sonra hep beraber kapının arkasına dayadığımız tahtadan ranzaları geri çektik çok geçmeden idare amiri ve gardiyanlar, komandolarla birlikte kapıya
Dayandılar, kapı mazgalını açtılar barikatın kaldırıldığını görünce kapı anahtarını açtılar, çok kalabalık bir komando grubu içeriye saldırmaya başladı, bizler kol kola girerek “Kahrolsun işkence” diye slogan atmaya başladık, ellerinde cop, sopa, demir çubuk, beşe on kalaslarla üstümüze saldırmaya başladılar, rast gele vuruyorlardı, vücudumuzun neresine denk gelirse gelsin vuruyorlardı o an çok vahşetti.

Bizim elimizde hiçbir şey yoktu hiçbir şey yapamıyorduk sadece biri birimize kenetlenmiş “kahrolsun işkence” diye haykırıyorduk darbelerin ardı arkası kesilmiyordu çok korkunç çığlıklar ve feryatlar vardı ve başımda sıcak bir şey hissettim elimi attım kafamdan kan akıyordu, bir darbede burnumdan yedim elimi burnuma attım sol göğsümde çok şiddetli bir acı hissettim ve yere düştüm, sonrasını hatırlamıyorum, kendimden geçmişim.

Bayılmışım herhalde çünkü kendime geldiğimde, eski hamam dediğimiz yerde idim yanımda tahminen 10’dan fazla arkadaş vardı, halen “kahrolsun işkence” sloganı atıyorlardı, ben de onlara eşlik ettim. Sırt üstü yerdeydim, başımda 10’dan fazla komando vardı slogan atınca ağzımı kapatmaya çalışıyorlardı. Ve her tarafımı kimin elinde ne varsa vuruyordu.

Darbelerin ardı arkası kesilmiyordu bu arada bir düdük sesi duyuldu, bize vuran komandolar durdu. Uzandığım yerde gözlerimi açtım her tarafta kan vardı, adeta mezbahayı andırıyordu. Eski hamam dediğimiz bu işkence hanede sert bir ses şöyle diyordu Necmettin Büyükkaya bu elbiseyi giyeceksin.

Necmettin Büyükkaya şöyle cevap verdi; Bu elbise bana kefen olur ben giymem “kahrolsun işkence! .. kahrolsun işkence! ..” diye haykırdı. Bizlerde Necmettin Büyükkaya’ya eşlik ettik, tekrar komandolar yeniden cop, kalas ve demir çubuklarla bize vurmaya devam ettiler. Bu işkence faslı tahminen öğleden sonra 3’te başlayıp gece 11’e kadar devam etti. Arasa düdük sesi gelince mola veriyordular her molada Necmettin Büyükkaya’ya teslim olun elbiseyi giyin diye bağırdılar.

Necmettin Büyükkaya şöyle dedi ”Buradaki arkadaşlarım benim canlı şahidim olsun, bu elbise bana kefen olur. Ama yinede bu elbiseyi giymem, bu arkadaşlarımdan ricam buna şahit olsunlar” bunu her yerde anlatsınlar: kahrolsun işkence, kahrolsun işkence, kahrolsun işkence dedi, bizlerde eşlik etmeye çalışıyorduk, bu son fasıldı, düdük tekrar çaldı, Necmettin Büyükkaya’da yerde yatıyordu.

Bir ses “kaldırın onu” dedi. O anda kalabalık bir asker grubu yanımızdan çok çabuk bir şekilde alıp götürdüler ve bir daha getirmediler ve bir daha Necmettin Büyükkaya’yı göremedik, bizleri de kol ve ayaklarımızdan çekerek o deli elbiselerini zorla giydirip tekrar koğuşa götürdüler.

Koğuşu paramparça etmişlerdi, tüm ranzaları dışarıya çıkarmışlardı, yorgan döşek ne varsa hepsini parçalamışlardı, bizler yerimizden hareket edemiyorduk, içimizde dört beş arkadaşımız elbiseyi erken giydiği için fazla hırpalanmamışlardı. Onlar bizleri yerden kaldırıp battaniyelerin üzerine uzatıyorlardı, vücudumun sağlam yeri kalmamıştı.

Sol göğüs kafesim çok sancı yapıyordu, zaman geçtikçe acılarım daha çok artıyordu, tüm arkadaşlarım aynı acıyı ve sızıyı yaşıyorlardı, yüzümüzde sağlam yer yoktu, çok kötü vurgun yemiştik, o şekilde kendimizden geçtik, sabah uyandığımızda gardiyan geldi, Necmettin Büyükkaya’nın eşyalarını istedi, nerede olduğunun sorduğumuzda kafasını ranzaya vurduğunu, ve hastanede olduğunu söylediler, korktuğumuz başımıza gelmişti, o anda Necmettin Büyükkaya’yı kaybettiğimizi anladık, o an kendi acımı ve ağrımı unuttum, kulaklarımda hep son söyledikleri vardı ”Buradaki arkadaşlarım benim canlı şahidim olsun, bu elbise bana kefe olur, ama ben yinede bu elbiseyi giymem bu arkadaşlarımdan ricam buna şahit olsunlar, bunu her yerde anlatsınlar, kahrolsun işkence, kahrolsun işkence, kahrolsun işkence, ben kişi olarak bu olayı ve Necmettin Büyükkaya’nın bu sözlerini hiç unutmadım ve çok değişik insanlara defalarca anlattım, içimden hep bunu yazmak geliyordu, şartlarım ve imkanlarım ancak şimdi oluştu ve yazdım, yazdığım içinde çok mutluyum, bir vasiyeti yerine getirmenin huzuru içerisindeyim.

Huzurunuzda sevgili Zınar’ı tekrar saygı ile anıyorum.
5 Eylül 1983 direnişi sonrası şartlarımız biraz iyileşmişti. Dışarıdan ilaç ve yabancı dil kitapları serbest olmuştu. Necmettin Büyükkaya bir gün koğuşa şöyle dedi: arkadaşlar, uzun süredir cezaevinde yatıyoruz, çok açlık çektik, çok işkence gördük, şimdi hepimizin toparlanması için sizlere bazı vitamin haplarının isimlerini yazdıracağım, bunları ziyaretçilerinizden isteyin, kutularını gösterdi, bizlerde o isimleri aldık ziyaretçilerimizden o vitamin ilaçlarını istedik bizlere çok faydası oldu.

İngilizce öğrenebilmemiz için “fonu İngilizce” setini koğuşa getirtti, bizlere İngilizce öğretmeye başlamıştı, ikinci direniş başladı, der işi yarım kaldı. İnançlı, yaşam dolu, esprili ve neşeli bir dosttu Necmettin Büyükkaya,
Koğuşta bir matem vardı, herkes üzgün ve yaslı idi, çok kötü durumdaydı.

İsa Tekin.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ahmet Karlı 1943-1994

1943’te Siverek’te dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu Siverek’te, liseyi Urfa’da, hukuk fakültesini İstanbul’da okudu. Daha öğrencilik yıllarında DDKO (Doğu Devrimci Kültür Ocakları) kurulmasında ve faaliyetlerinde aktif olarak siyasal ve örgütsel çalışmaları yönetti. Türkiye Kürdistan Demokrat Partisini toparlayarak daha sonra Kürdistan İşçi Partisi (KİP) kurucuları arasında politbüro üyesi seçildi. Uzun yıllar Siverek’te çalışmalarını sürdürdü, 12 Eylül yönetiminin gelmesi ile Diyarbakır’a yerleşerek tüm DDKD’lilerin avukatlığını ve savunmalarını yaptı. KİP’e yapılan operasyon sonucu ailesiyle birlikte Suriye’ye, oradanda Fransa’ya geçerek yurtdışı diplomatik bağlantılarını sürdürdü. Amansız bir hastalık sonucu 07.02.1994 günü vefat ederek Fransa şehitler mezarlığına defin edildi. Vefatından önce “ölürsem cenazemi Siverek’te defnedin” diyerek Karakoyunlu Seydo Karaduman’a vasiyet etmiştir. O günkü şartlar gereği bu vasiyet yerine getirememiştir..
Anısına ve mücadelesine saygıyla...

Fotoğraf; Ahmet Karlı ve Necmettin Büyükkaya 1969

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tepaus i en hemlig bostad där hemliga sammankomster och revolutionära arbeten för den kurdiska organisationen pågick..

 

 

 

 

 

 

Ekrem Cemîl Paşa li ber darê mirinê, Necmedîn Buyukkaya li tenişta wî ye

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Necmedîn, Mam Celal Şam

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

1968-Romantismen har har nått den kurdiska ungdomen också ..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



Neco & İbo

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

With the grand Kurdish movie star Yilmaz Guney

 

 

 

 

 

 

 

Amed'te bir Cezaevi diyaloğu;

Yüzbaşı Abdullah Kahraman:
Necmettin Büyükkaya daha önce sizi ikaz etmiştim, uzatmaya gerek yok. Elbiseyi giyersen sana dokunmam, ama giymem deyip direnişe devam edersen, seni burada hemen öldürürüm.

Necmettin Büyükkaya:
Komutan beni burada öldüreceğinden eminim. Ama şunu hiç unutma, ben size teslim olmayacağım. Sizden korkmuyorum.

(Cezaevi arkadaşı Mervan Nasim)

 

 

 

With the Kurdish patriot and Noble Ekrem Jameel Pasha in Damascus

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

"He was a montain flower" by Pasa Uzun

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

With Kurdish children in mountainous villages

 

 

 

 

 

 

 

 

 

With the syster Zinet Buyukkaya

 

 

 

 

 

 

 

 

 

With the Kurdish patriot and Noble Ekrem Jameel Pasha in Damascus



De kurdiska frihetskämparnas kärlek är en ren självuppoffrande alturistisk kärlek ..

Vid det ökända turkiska militärfängelset i Diyarbakir, hade fängelsedirektionen på sitt program att bryta ner allt motstånd från de kurdiska politiska fångarna under bara några få veckor. Eftersom alla kände till vad Turkiet går för när det gäller mänskliga fri- och rättigheter, var fängelsedirektören mycket mån om att visa upp en snygg fasad för den utländska delegationen som skulle snart besöka fängelset. De kurdiska fångarna vägrade att svära den turkiska eden "Andimiz" som varje morgon de tvingades att läsa utantill. De också vägrade att ta på sig den enformiga fångdräkten, samt att erkänna de turkiska domstolarna, fortsatte i sin beslutsamma strejkaktion. De skulle just starta den vidakända dödstrejkaktionen då många av de stupade i 1983..

Den ökände turkiske översten Esat som var fängelsedirektör och tog direkt order från den turkiska militärjuntan i Ankara, samlade alla fångar i långa korridorer vid den tidiga morgontimman och hans gälla röst hördes i fängelsets högoktaviga högtalarsystem:

"- Den ärorika turkiska nationen har genom historien vunnit storslagna segrar. Nationen som har fått tre världskontinenter och hela världen att darra under skuggan av sitt svärd, kommer aldrig att falla inför vissa hot från omvärlden och inte minst från en del som kallar sig för kurder. Vi har tagit detta land med våld och det är vårt land nu. Om ni vill och kan ta det igen, varsågod och och gör det. Turken har kommit ur alla svårigheter segrande och ensamt. Som ordspråket säger; ´turken har ingen annan vän än sig själv!´. Turken kommer att gå vidare segrande igenom alla svårigheter. Det finns ingen i detta land som heter armenier eller greker eller kurder. Våra förfäder vattnat detta land med sitt heliga martyrblod när de kämpat mot alla svekfulla armenier och greker. Om det så behövs skall vi kriga mot hela världen för att försvara detta heliga rike från smutsigt blod och kommunistiska kurder och armenier ty det turkiska blodet är det renaste bland alla de folk i världen!"

Hans hysteriska tal hade redan avbrutits med starka och bestämda slagord som hördes högt från de beslutsamma fångarna. Alla fångar hade redan börjat skrika slagord tillsammans och överste Esat hade hört tumultet ifrån korridorerna i sitt rum och tystnade och började lyssna själv:

"- Länge leve Kurdistan!"
"- Kurdistan eller döden!"
"- Alla folk är bröder!"

När alla fångar är samlade på en och samma plats, får dem styrka av varandras närvaro även om minst lika många soldater vakar över dem. Det hjälper inte att även om soldaterna slår jämt och ständigt med sina tjocka påkar på fångarna. Detta bara stärker deras självkänsla, tyckte fängelsedirektören. Men det var meningen, dvs en medveten manipulation, en provokation från fängelseledningens sida för att slå dem med den förevändningen.

"- Detta är överste Esat! Er Gud! Nu jävlar är det mycket synd om er! Alla in, alla råttor in i cellerna igen!"

Till sina soldater:

"- Mina hjältar! Stoppa råttorna i sina hålor igen och det med detsamma!"

Det är då det börjar flyta blod i floder längs korridorerna. Fångarna som ingenting annat har än sina bara händer, blir slagna med minst halv meter långa batonger och hårda påkar. En del får huvudet spräckt, en del ögat urtryckt, en del händerna, armarna och ben som brutna pinnar. Detta pågår tills halva antalet fångar stoppas in igen i burcellerna och andra hälften av dem ligger medvetslösa eller blödande på golven. Soldaterna som är många fler än fångarna, brukar slå och gå på kropparna även när fångarna ligger medvetslösa och blöder. De har liksom sin överste förvandlats till någon slags rödögda, ylande turkiska gråvargar som går och slår, spottar och svär som zombier längs korridorerna, trampanda på redan lidande, t.o.m vissa döda kroppar.

Detta barbari kan de bara inte göra sig skyldiga till självmant. De måste ha fått en klar instruktion från högre ort i den militära hierarkin som styr landet med gevärsmynning från Ankara. Hur kan de annars spela som gudar över dessa försvarslösa människor, tänker man.

Äntligen hade Amnestydelegationen från högkvarteret London bestående av fem personer och tre andra från Helsinki Watch Gruppen för mänskliga rättigheter tillsammans med ytterligare fem delegater från Europarådets grupp för mänskliga rättigheter, sammanlagt tretton politiker och människorättsaktivister hade anlänt till fängelset. Fängelseledningen överste Esat i spetsen hade tvärt förvandlats till en fullständiga välvilliga och godhjärtade människor. Den elaka, den sinnessjuka, den fula, den torterande människotypen, hade lämnat plats åt en mycket hängiven, pliktmedveten och trogen tjänsteman, snarare en människotyp som tillsammans med andra medborgare fallit offer för terrorn som kom från dessa typer av monster till fångar som man nu äntligen hade lyckats fånga några av, otaliga i antal som de är.

Men det var inte allt. Den utländska delegationen var inte så lättlurad. Denna mjuka attityd skulle inte räcka för att lura dem och skulle inte kunna täcka över den grymma tortyr som turkarna hade blivit kända för i vida världen. Den andra hälften av ledningen under översten visade hela tiden hårdare attityd med situationen och i motsats till fängelsedirektören översten Esat och hans anhang och spelade mycket otålig och traditionellt hårda militärer. Allt detta för att förvirra delegationen i sitt bildande av uppfattning för graden av fångarnas svåra situation. Den ene spelar ängeln och den andra djävulen precis som i en kurdisk berättelse om djävulen med dubbla naturer. I den berättelsen berättas att djävulen dödar ens far med fars eget gevär och när sonen dyker upp på platsen, hittar han djävulen fällandes tårar över den livlösa kroppen. Varför gråter du? Djävulen svarar: Jag hittade stackaren skjuten och lämnad här.

Bland de femtio cellerna, visades bara fångcell nr 35 för den utländska delegationen. Cell nr 35 består av trehundra fångar som redan gjort erkännanden, som på folkmunn kallas "golare".. Dessa agerar som icke-politiska fångar och visar inget motstånd. De har redan accepterat att ropa den turkiska eden varje morgon och klä sig i den traditionella enformiga fångdräkten och går med på allt fängelseledningen vill. Till skillnad för de andra politiska fångarna har dessa fått tillräckligt med föda, vatten, och sömn och ser förhållandevis friska ut, därför att de inte fått gå igenom lika hård tortyr som de motståndskraftiga politiska fångarna.

Delegationen går förbi ett antal celler och ser att alla fångar har på sig de enformiga fångdräkterna. Inte en enda är utan! "Vad märkligt", tänker delegationen, ovetande om att mer än hälften av fångarna låg på sjukhus efter blodbadet i försöket att klä på dem fångdräkt två dagar innan delegationen anlände. De var omedvetna om att minst 100 fångar var svårt skadade efter det hänsynslösa våld de hade utsatts för av de vilda turkiska soldaterna. De var omedvetna om att fångarna senare blev tvingade, en för en, att klä på sig de enformiga fångdräkterna men de vägrade ändå bestämt.

Delegationen var omedveten om att fängelsedirektören överste Esat Oktay Yildiran tidigare hade frågat fången Nedjo Girzinar ("Buyukkaya") varför han inte vill bära fångdräkt?

Nedjo Girzinar hade svarat: "Jag är en frihetskämpe och ingen kriminell! Därför tar jag inte på mig någon fångdräkt som är avsedd för kriminella. Nästa steg är väl att fängelseledningen kommer att tvinga oss att läsa den turkiska nationalsången. Jag är kurd och inte turk! Därför skall jag inte ta på mig någon dräkt och läsa en ockupationsmakts nationalsång. En dag kommer förtryck och tortyr att avskaffas. De som torterar och förtrycker att besegras. Rättvisan kommer att få sista ordet!"

Då hade översten Esat beordrat tre soldater att slå just mot Nedjos huvud hänsynslöst hårt med breda träeplankor tills han fallit livlöst.

Den turkiska staten hade lyckats lura den internationella organisationen för mänskliga rättigheter en gång till, men sista ordet var inte sagt än.

De försvarslösa kurdiska politiska fångarnas attityd var ingenting annat än självaste djupa respekten, passionen, förälskelsen och djupa kärleken till landet Kurdistan, till rättvisan, till sina medfångar. Ty medmänsklighet är kärlek, kärlek är medmänsklighet.

Det finns tre ökända fängelser i världen där det mänskliga värdet och den mänskliga hedern har på det grövsta sättet nedtrampats:

1- Paolo Condor Fängelset i Saigon

2- Alcatraz fängelse på Alcatraz Island innanför Golden Gate vid San Francisco

3- Turkiska Fängelset 5No'lu i Diyarbakir i Kurdistans huvudstad
_____________________

Om man säger att ingenstans i världen har det mänskliga värdet och hedern nedtrampats som i fängelset 5No'lu i Diyarbakir i Kurdistans huvudstad och ..

om man säger att ingenstans i världen har människan motstått heroiskt mot torterarnas nedsättande behandling av det mänskliga värdet och hedern som i fängelset 5No'lu i Diyarbakir ..

.. då uttrycker man utan någon som helst tvekan en historisk sanning.

 

Goran Candan

12 december 2000

 

 

 

 

 

 

 

 



Illustration: Zulfukar TAK (själv fånge i Militärfängelset 5 No'lu)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

NECMETTIN BUYUKKAYA - Wikipedia

 

 

 

NAVDARÊN KURD

 

 

 

 

 


Foundation For Kurdish Library & Museum