GREEK POGROM
6-7 September 1955 Constantinopel

- Where the Greek people became massacred in their OWN land !

Home †|††DestpÍk††|††Ana Sayfa

 

 

 

 

 

 



When Turks killimg Constantinople's Greeks in a huge Pogrom Night - 6th September 1955

DOĞU YUNANİSTAN'DA KATLİAM GECESİ
5-7 Eylül 1955

1955-6-7 Eylül'de çok yunanlı öldürüldü, kaçırtıldılar. Ev, işyerleri yağmalandı. Aynı barbarlık fazlasıyla yıllardır kürd halkı üzerinde uygulanıyor

 

 Turkey is an Islamist Jihadist-Terrorist invader state built on Kurd's & Greek's land and born of genocide, theft, death and destruction.

On September 6, and in the early hours of September 7, 1955, a violent mob - unleashed by the Turkish government - attacked the Greeks of Istanbul.
The Istanbul Pogrom of 1955 marked the beginning of the end of the city's approximately 100,000 strong Greek community.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

När de islamistiska turkarna förstörde de kristna grekers egendommar genom plundring, våldtekter och bränder 6-7 september 1955 i deras eget land Constantinopel ("Istanbul")

- Då dödades tusentals civila constantinopols greker av dessa vildar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

The savage, devastating pogrom against the Greeks of Constantinople

On September 6-7, 1955, many Greecs were killed and kidnapped. Homes and businesses were looted. The same barbarism has been applied to the Kurds for many years.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

The day after (7/9) the state-controlled pogrom against the Greek people in Constantinople, the Turkish newspapers had headlines like this:
"Our exited Turkish youth attacked the Greek embassy".

Underline: 'Greec churchs and some businness locations owned by Greecs destroyed'

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Islamo-Fascıst Invader Turks demonstrate wıth turk flags and the pıcture of turk dıctator Ataturk at durıng the pogrom

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

''Çok sevdiğimiz atamızın kıçına bomba koydular, bunun için biz bu kadar hırçınlaştık'' diyorsunuz. Oysa MİT o bombayı aslında sizin, türk halkının kıçın komuştu haberiniz yoktu.
Aslında MİT sizi kullanmak için o sözde atamızdır dediğiniz babasının hala kim olduğunu bilmediğiniz adamın mekanına bombayı koyandır.
'Vay canına!!! Ama bakın atamızın babası aslında bir kürtmüş'!


İşgalci türklere bir teselli: Sadece türklerin babası değil, Ortadoğu'daki hemen hemen bütün kavimler kürdlerin cüküğnden DÜŞME'dir
Çünkü kürdler Ortadoğu'daki bir İLK'tir.

Babası Kürt Hamidiye alanlarında görevli.. Adı Kürt Mamo.. Kürt olduğu kesin, öünkü tapu kayıtları mevcut.. Acaba hangi aşirete mensup. Malatya'da bir çok Kürt aşiret var ama Reşwan aşireti daha bir güçlü gibi duruyor. Malatya Adıyaman yöresi Hamidiye alayları ağası aynı zamanda Reşwan Aşireti ağası Hacı Beşir Ağa'dir (HDP vekili Dengir Mir Mehmet Fırat'ın dedesi..) Dolayısıyla kendi aşiretin birini görevlendirmesi büyük muhtemel. Zaten Dengîr Mîr Mehmet Firat'ın ailesi Türk devleti tarafından hep kollandı. Ayrıca M.Kemal ile H.Bedir Ağa'nın münasebetlerine bakılacak olursa olasılık daha da güçleniyor. Atatürk'ün aynı zamanda Reşwan aşiretinin en kalabalık olduğu Antep yöresinden vekil olması da işin ilginç yanı. Bu aşiret Ezidik'ten dönme bir aşiret. Yani Kürdün en kürd olanından. Bu aşiretin en önemli yanı çok dağınık olması. Afganistan, Turkmenistan, İran, Suriye'de varlığını devam ettiren aşiret Anadolu'da da çok dağınık. Antalya'dan Hatay'a.. Samsun'dan Kırşehir, Yozgat, Cankiri'sina kadar. Malatya, Tunceli, Sivas, Antep daha doğuda Muş ve Batman'a kadar yayılıyor. Bildiğim kadarıyla Ahmet Kaya, Neşet Ertaş, Cem Yilmaz, Bekir Bozdağ, Sağlık Bakanı,Turgut Özal, Antepli Karayılan da bu aşiretten..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YUNAN POGROMU

KILIÇ-BARUT & KAN YOLUYLA TÜRKLEŞTİRİLENLER !!
İŞGALCİ TÜRKÜN GELENEKSEL-STRATEJİK DEVŞİRME POLİTİKASI

İşgalci türk devletinin geleneksel & stratejik devşirme politikası ülkelerini ellerinden aldığı halkı BİRBİRİNE KARŞI getirerek başarıya ulaşmak polisikasıdır. Örneğin Doğu Yunanistan'ı (Anadolu'nun Batı kesimini) türkleştirmek için Doğu Yunanistan'ın yunan halkının önemli bir kısmını devşirerek türkleştirir. Sonra kendini türk olarak sanan yeni bir nesil ortaya çıkar (resimdeki kadın) ve bunlar Türkiye'yi HERKESTEN ÇOK savunur. Tam bir Stockholm Sendromu yaşanır. Kurban katiline gözükara aşık olur.
Kürdlerde ise bu daha şiddetli bir biçimde vuku bulur çünkü kürdlerin çoğunluğunun dini (islam) işgalcilerinin dini ile aynıdır. O zaman bu türklüğe devşirilmiş kürdler salt etnisite üzeri türklere bağlanmıyor, aynı zamanda ve daha kuvvetli bir şekilde inanç (din) yoluyla türklere, kendi işgalci ve sömürgecilerine bağlanıyorlar.
Bu devşirme yunanlılar bu resimde görüldüğü gibi türklük için kendi halkını bile katlediyorlar. Bunun içindir ki türkten çok türkçü ermeniler, yunanlılar, asuriler vardır. Bunların hepsi KILIÇ-BARUT & KAN YOLULA TAM TÜRKLEŞTİRİLMİŞLERDİR.
RESİM: Yunan Pogromu'nda (6/7-1955) türk paçavrası taşıyan devşirme bir yunanlı kadın

 

Henry Morgenthau 1914-1916 DÖNEMİNDE RUM HALKINA YAPILANLARA DA DEĞİNİR.
İTTİHATIN TEKLEŞTİRME, "TÜRK -İSLAMLAŞTIRMA" ÇALIŞMALARININ KURBANLARI RUMLAR.


Onlar, 1914-1923 döneminde de soykırıma maruz kalırlar.
“Adalar halkı Yunanlıydı. Homeros'un çağından beri Yunanlı olmuştu; Anadolu'nun kıyısı da Rum'du; Türkiye'nin [Osmanlının] en büyük Ege limanı İzmir'in nüfusunun yarıdan fazlası Rum'du; sanayi, ticaret ve kültür açısından kent o denli Yunanlıydı [Rum/Helen/Yunan] ki, Türkler ondan genellikle “Gavur İzmir” diye bahsediyorlardı.
Bu Rum nüfus uyruk açısından Osmanlı sayılmasına rağmen anavatan Yunanistan'a sevgisini gizlemiyordu; hatta bu Rumlar Yunan ulusal hedeflerini geliştirecek katkılarda bulunuyorlardı.
Ege adaları ve anakara, gerçekte, Graecia lrredenta'yı oluşturuyordu. Yunanistan'ın, yakın geçmişte Girit'i almış olduğu gibi, bu adaları da geri almaya kararlı olduğu diplomatik sır değildi.
Yunanlıların bu Anadolu kıyısına bir ordu yerleştirmesi halinde bile, yerli Rum nüfusun bunu coşkuyla karşılayacağına ve işbirliğine gideceğine hiç kuşku yoktu.
Almanya'nın Anadolu'ya [Küçük Ön Asya] ilişkin kendi planları olduğu için, bu bölgedeki Rumlar, Alman tutkularına ister istemez bir engel oluşturuyorlardı. Bu bölge Rum kaldığı sürece, Almanya'nın, aynı Sırbistan'da olduğu gibi, İran Körfezine yönelmesine doğal bir engel olacaktı.
Pan-Alman edebiyatını baştan savma da olsa okumuş herkes, Alman siyaset yazarlarının Almanya'nın yolu üzerindeki halkların icabına bakmak için savundukları alışılmamış yönteme yabancı değildir. Bu yöntem tehcirdir [yaşadığı yerden göç ettirme] .
Tüm insanların Avrupa'nın bir yerinden bir başka yerine, aynı sığır sürüleri gibi, zorla taşınması Kayserin genişleme planlarının yıllardır bir parçası olmuştur. Bu, savaş başladığından bu yana, Belçika'ya, Polanya'ya ve Sırbistan'a uygulamış olduğu muameleydi.
Almanya'nın kışkırtmasıyla hareket eden Türkiye şimdilerde bu tehcir ilkesini Anadolu'daki Rum tebaasına uygulamaya başlamıştı.
Bombardıman sırasında Çanakkale'de görev yapmış Alman Amirali Usedom, « Acilen Rumların kıyıdan nakl edilmesi teklifini yapanlar»ın Almanlar olduğunu üç yıl sonra bana, söyledi.
Amiral Usedam'un dediğine göre bunun altında yatan neden tamamen askeriymiş. Talat ve arkadaşlarının, Alman oyununu oynadıklarının farkında olup olmadıklarından emin değilim. Fakat Almanların bu işte onları ha bire kışkırttıklarına hiç kuşku yok.
Sonradan olan olaylar, Alman mezaliminde benimsenen politikaya işaret etmektedir. Türk [İttihatçı Osmanlılar] görevliler ansızın Rumlara saldırdılar. Onları gruplara ayırdılar. Gemilere doldurdular. Şahsi işlerini bile halletmelerine zaman tanımadılar.
Ailelerin bir arada tutulmalarına önem vermediler. Plan, Rumları toplu halde, Ege'deki Yunan adalarına nakl etmekti. Doğal olarak, Rumlar bu tutuma isyan ettiler. Sonuçta, elliden fazla insanın öldürüldüğü Foça başta olmak üzere, çeşitli yerlerde bazı katliamlar yaşandı.
Türkler, [İttihatçı Osmanlılar] İzmir'deki tüm yabancı işletmelerin Rum elemanlarını kovmasını ve yerlerine Müslümanları almasını istediler.
Amerikan firmaları arasında, Singer Manufacturing Company buna benzer talimatlar aldı. Benim müdahaleme ve altmış günlük süre almama rağmen, firma sonunda emre uymak zorunda kaldı.
Yalnız Anadolu'da değil, İstanbul'da da tüm Hıristiyanlara karşı resmi bir boykot başlatıldı. Fakat bu boykotta, Türklerin [İttihatçı Osmanlılar] gözünde her zaman Hıristiyanlardan daha fazla sevilen Yahudiler pek kayırılmadılar.
Resmi görevliler özellikle Yahudi tüccarlardan kapılarına "Abraham, Musevi, terzi," "Isaac, Musevi, kunduracı" gibi uyruk ve ticari faaliyetlerini belirten levhalar koymalarını istediler.
Bu boykotu Türkiye'nin [Osmanlının] ulusal örgütlenmesinin karman çormanlığının yansıması olarak görüyordum. Çünkü karşımızda kendi uyruklarına ticari boykot uygulayan bir ulus bulunuyordu. Rumlara karşı uygulanan bu tutum kızgınlığımı artırdı.
O sıralar, bu tehcirlere Almanların önayak olduklarından hiç kuşku duymuyor, Osmanlı vahşetinin ve şovenizminin bir tezahürü olarak görüyordum. Talat'ı iyi tanıyordum; kendisini hemen her gün görüyordum. Talat uluslararası ilişkilerin her aşamasını benimle tartışırdı.
Rumlara yönelik bu yaklaşıma şiddetle itiraz ettim; kendisine bütün bunların yurt dışında son derece kötü bir izlenim bırakacağını ve bunun Amerika'nın kaygısını artıracağını söyledim.
Talat ulusal politikasını: “Türk [Osmanlı] İmparatorluğu'ndaki bu muhtelif bloklar, daima Türkiye'ye karşı komplolar kurmuşlardır; bu yerli halkların husumetleri yüzünden Türkiye[Osmanlı]-Yunanistan, Sırbistan, Romanya, Bulgaristan, Bosna, Hersek, Mısır ve Trablusgarp'te-vilayetlerini teker teker kaybetmiştir. Böylelikle Osmanlı İmparatorluğu hızla yok olma noktasına gelmiştir. Şayet Türkiye'nin kalan kısmı bekasını muhafaza edecekse, bu yabancı insanlardan kurtulmak lazım.” böyle aktardı.
Talat'ın ulaştığı son nokta “Türkiye, Türkler içindir.”
Bundan ötürü İzmir'i ve yakınlarındaki adaları Türkleştirmek istiyordu. Benden yine Amerikan firmalarına yalnızca Türkleri istihdam etmesi için baskı yapmamı istiyordu. Şiddet ve cinayet söylentilerinin fazlasıyla abartıldığını söylüyor ve bir araştırma komisyonu gönderilmesini öneriyordu.
Britanya Büyükelçisi Sir Louis Maller, “Hadiseleri örtbas edecek bir komisyon istediler.” diyordu. Doğruydu, çünkü bu komisyonun hazırladığı rapor Türkiye'yi akladı. Türkler, bu sevkıyatların Yunanistan'la bir savaşa yol açabileceğinin farkındaydılar; gerçekte böyle bir savaşı istiyor ve buna hazırlanıyorlardı.
Alman Büyükelçisi Wangenheim’in Yunanlıların kovulmalarına hiç itirazı yoktu. Çünkü bu bizatihi hazırlıkların bir parçasıydı; Yunanlıların silahlanmakta ve Balkanlar'da mevcut şartları altüst etmekte başarılı olma ihtimali onu korkutuyordu. O sıralar Balkanlar için için yanan bir volkan gibiydi; Avrupa pek içinde yer almasa da iki Balkan savaşı geçirmişti. Wangenheim, bir başka savaşın tüm kıtayı yangın yerine çevireceğini biliyordu.
Gerçekten de Rumlar, millileştirme ideasının ilk kurbanlarıdır. Avrupa Savaşı öncesindeki [1.Dünya Savaşı] birkaç ay boyunca Osmanlı Hükümetinin Anadolu'nun kıyıları boyunca Rum tebaalarını nasıl tehcire başladıklarını anlatmıştım.
Bu zulümler Avrupa veya Birleşik Devletler'de pek ilgi görmemişti. Üç ya da dört aylık zaman diliminde 100.000'den fazla Rum, Ege kıyılarında çağlar boyu yaşadıkları yurtlarından sökülmüş ve Yunan Adaları'na ve içerlere götürülmüşlerdir.
İstanbul Emniyet Müdürü Bedri, sekreterlerimden birine, Rumların son derece başarıyla sürüldüklerini, dolayısıyla aynı yöntemi imparatorluktaki diğer bütün ırklara uygulamaya karar verdiklerini bizzat anlatmıştı.
Rumların şahadeti, savaşa takaddüm eden dönem ve 1915 yılının ilk aylarında başlayan dönem olmak üzere iki dönem içermektedir. İlki esas olarak Anadolu'nun deniz kıyısındaki Rumlara yöneliktir.
İkincisi Trakya'da ve Marmara Denizi'ni çevreleyen topraklarda, Çanakkale Bağazı'nda, İstanbul Bağazı'nda ve Karadeniz kıyılarında yaşayan insanları etkilemiştir. Buralarda sayıları birkaç yüz bini bulan insan Anadolu'nun içlerine gönderilmiştir.
İttihadçılar Ermenilere karşı uyguladıkları şeylerin hemen aynısını Rumlara karşı uygulamışlardır. Rumları Osmanlı ordusuna alıp, onları amele taburlarına ayırmaya, Kafasya ve başka yerlerdeki yol inşaatlarında kullanmaya başlamışlardır. Binlerce Rum askeri, soğuktan, açlıktan ve başka mahrumiyetlerden ölmüştür.
Rum evleri silah bulma bahanesiyle teker teker aranmış. Erkek ve kadınları dövülmüş ve işkenceden geçirilmiştir. Neredeyse hiçbir şeyleri kalmayacak şekilde mecburi resmi taleplerle yüz yüze bırakılmışlardır.
İttihadçılar Rum tebaaları Müslüman olmaya zorlamaya kalkışmışlardır; Rum kızları çalınarak haremlerine kapatılmışlardır. Rum erkek çocukları kaçırılmış ve Müslüman evlere yerleştirilmişlerdir.
Osmanlı Hükümetine sadakatsizlikle suçlanmışlardır. Ülkenin içlerindeki Rumların Yunanistan'ın parçası olacakları günü beklediklerini ifade etmişlerdir.
Elbette bu suçlamalar gerçekti; Rumların, Osmanlının elinde beş yüzyıl boyunca tarifsiz acılar çektikten sonra, topraklarının anayurdun bir parçası olacağı günü iple çekmeleri insanı şaşırtmaz.
Rumlar her yerde gruplar halinde toplanmış ve jandarmaların söz de koruması altında, içerlere nakl edilmişlerdir. Bu yolla ne kadarının dağıtıldığı kesin olarak bilinmemekle beraber, tahminlere göre bu sayı 200.000’le 1.000.000 arasında değişmektedir.
Onların acıları da derindir ve uygar dünyanın İttihadçıları sorumlu tutacakları suçlar dizisinin bir başka bölümünü oluşturur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GENOCIDES THE TURKISH STATE COMMITTED AGAINS
INOCENT GREEC & KURDISH & ARMENIAN CIVILIANS

 

DOCUMENTS

 

 

 


Foundation For Kurdish Library & Museum